Osmanlıların Doktorda Aradıkları Vasıflar

₪¨ ƒαтιн یυℓтαη мєнмє∂ !!!~` یυℓтαηıмммммм _-¯ ็ ...یιη¢є ¹45ʒ

 Hürrem Sultan tarafından 1550'de Mimar Sinan'a yaptırılan Haseki Darüşşafakası'nın ve Nurbanu Sultan tarafından 1570'li yıllarda yine Mimar Sinan'a yaptırılan Üsküdar Atik Valide Darüşşafakası'nın vakfiyesinde doktorlarda aranan vasıflar şöyledir:

 " Hastanede istihdam edilecek doktorlar, mesleğinin en ince kaide ve esaslarını fevkalade kavramış, firaset sahibi, tıp ve hikmetle doldurulmuş, bilgilerini birçok mühim tıbbi vak'aya şahitlik ederek kuvvetlendirmiş ve meslektaşları arasında şöhret kazanmış, hastaları tedaviye ve hastalığın kimyasına da son derece vakıf, acizlik ve tembelliği kendileri için çirkin gören becerikli kimseler olmalıdır.

 Doktorlar hastaya karşı son derece şefkat ve merhamer duygularıyla dolu olmalı, yumuşak bir tavır ile muamele etmeli, her birine candan dost gibi lütuf ve merhamet ile bakmalı, onları asık suratla karşılamamalı, haklarında hiç bir şikayet ve serzenişte bulunmamalıdır.

 Hastalara az da olsa nefret uyandıracak söz söylememeli; zira bu bazen hastaya en büyük dertten daha ağır gelir. Tatlı ve latif bir dille hitap etmelidir. Hastalar ile görüşürken şiddetli ve sert sözlerden kesinlikle kaçınmalı, hallerini sormakta kusur etmemeli, suallerine şefkat ve sevgiyle cevaplar vermeli.

 Doktorlar hastaların bütün durumlarını her an gözeterek kontrol altında tutmalı, dertli ve çaresizlerin her haline ve hastalık durumlarına dikkat etmeli, nabızları ve ateş dereceleri gibi günlük ve anlık kontrol edilmesi gereken durumlarını yoklamalı, tedavilerinde her türlü kolaylığı yapmalı, hastanın hali tekrar doktorun gelmesini gerektiriyorsa doktor, derhal hastaya gitmelidir.

 Doktorlar kararlaştırılan bu esasardan hiçbirini ihlal ve ihmal etmemelidir. Eğer bu şart ve esaslara uymazlarsa aldıkları ücret kendilerine haram olup, ahirette de sürekli bir azaba maruz kalacaklardır. "

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki Konu ::


Osmanlı Maliyesi

₪¨ ƒαтιн یυℓтαη мєнмє∂ !!!~` یυℓтαηıмммммм _-¯ ็ ...یιη¢є ¹45ʒ

Osmanlı Devleti, beylik döneminden itibaren sistemli bir mali teşkilata sahip olmuştu. Kaynakların verdiği bilgiye göre Osmanlılardaki ilk maliye teşkilatının Murad Hüdavendigar (I. Murad) zamanında Çandarlı Kara Halil ile Karamanlı Kara Rüstem tarafindan yapıldığı belirtilmektedir. Bu bilgiler ışığında meseleye bakıldığı zaman Osmanlı maliyesinin daha ilk kuruluş dönemlerinde ortaya çıktığı ve devletin buna büyük bir itina gösterdiği anlaşılmaktadır. Gerçekten Fatih zamanında tedvin edilmiş olan kanunnamede "Bu kanunname atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur" ifadesi ile tarihi bilgilere göre ilk Osmanlı hükümdarlarının, bir araya getirilip tedvin edilmemiş kanunname hükümleri ile amil oldukları anlaşılmaktadır. Fatih kanunnamesinde yer alan "Ve yılda bir kere rikab-i Hümayunuma defterdarlarım irad ve masrafım okuyalar hil'at-i fahire giysinler." ve "Ve hazineme dahil ve hariç olan akça, defterdarlarım emri ile dahil-hariç olsun" ifadeleri, Osmanlıların maliye teşkilatına ne denli önem verdiklerini, bu anlayışa daha ilk zamanlardan beri nasıl sahip çıktıkları görülmektedir. Aslında bu gerekli idi. Çünkü gelir ve gider hesapları olmayan, neyin nereden ve ne zaman geleceği bilinmeyen ve bu konuda matematiki bir bilgiye sahip olmayan bir devlet düşünülemez.

Görüldüğü gibi Osmanlı maliye teşkilatının başında "Defterdar" adı verilen bir görevli bulunmaktadır. Bu görevli, günümüzdeki Maliye Bakanlarının yerine getirmekle yükümlü oldukları görevleri yapıyordu. Önceleri teşkilatın başında bir defterdarla, onun maiyeti vardı. Bütün mali işlerden bu Baş defterdar sorumlu idi. Ancak zamanla Osmanlı ülkesinin genişlemesi üzerine defterdar sayısı ikiye çıkarıldı. Kanunnamede de belirtildiği gibi defterdar padişah malının vekili idi.

Kuruluş döneminde gelirler, daha fazla bir yekün tutuyordu. Buna karşılık masraflar pek o kadar fazla değildi. Zira bu dönemde Osmanlı askerinin büyük bir kısmı tımarlı sipahi idi. Ayrıca devlet erkanından çoğunun has ve tımarlarının geliri kendilerine yetiyordu. Devletin masrafı ise sadece Kapıkulu askerlerine verilen para (maaş) idi. Gelirlerin fazlası ise cami, medrese, köprü, han, hamam vs. gibi imar işlerinde kullanılıyordu.

Osmanlı maliyesi, "Miri hazine" (veya dış hazine) ile Enderun (veya iç hazine) hazinesi olmak üzere iki kısımdı. Dış hazinenin görev ve yetkisi, devletin genel gelirlerini toplamak ve gerekli masrafları yerli yerinde kullanmak şeklinde belirlenmişti. İç hazine ise padişaha aitti. Padişahlar, bu hazineyi istedikleri sekilde kullanıyorlardı. Şayet dış hazinenin parası yetişmez ise iç hazineden borçlanmak suretiyle ödünç para alınırdı. Dış hazine, vezirde bulunan hükümdar mührü ile açılıp kapanırdı. Bu hazine, defterdarın sorumluluğu ve vezirin denetimi altındaydı.

Bundan bir müddet öncesine kadar ilk Osmanlı sikkesinin Orhan Bey'e ait olduğu biliniyordu. Fakat Osman Bey'e ait sikkenin bulunmasıyla eski bilgi, geçerliliğini kaybetti. Buna göre ilk Osmanlı parasının Osman Gazi döneminde tedavüle çıktığı anlaşılmaktadır. Gümüşten mamul Osmanlı parasına "akça" deniyordu. Her padişah, hükümdarlık alameti olarak kendi adına para bastırırdı. Osmanlı hükümdarları Fatih Sultan Mehmed dönemine kadar gümüş ve bakır para bastırdılar. Kuruluş döneminde ve daha sonraki dönemlerde paranın ayarına ve saf gümüş olmasına özen gösteriliyordu.

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki Konu ::


eXTReMe Tracker